Prof. Dr. Kemal Kirişçi | Osmanlı ve cumhuriyet Türkiye'sinde göç ve sığınma |
|
Avrupa Birliği’nin son yıllarda mültecilere yönelik geliştirmiş olduğu mevzuatlar Türkiye’yi ve AB etrafındaki coğrafyaları sıkıntıya sokmaktadır. Çünkü söz konusu mevzuatlar, bir anlamda, bir “Kale Avrupa’sı” yaratma felsefesiyle hazırlanmıştır. Sığınmacı, mülteci ve göçmen terimlerinin birbirinden ayrıştırılması ve bu kavramların birbirine karıştırılmaması gerekiyor. Günümüzde sığınmacı kavramı, mülteci teriminin zamanımıza uyarlanmış bir kullanımı olarak karşımıza çıkıyor. Bugün biz, kendi ülkesini terk ederek üçüncü bir ülkeye gidip orada sığınma talebinde bulunan kişiyi “sığınmacı” olarak nitelendiriyoruz. “Mülteci” kavramı ise, ilgili devlet otoritelerinin kişinin sığınma başvurusunu değerlendirdiği ve uluslararası ve iç hukuk kurallarını uygulayarak sığınma hakkını verdiği kimseler için kullanılıyor. Konuyu sığınmacı konumunda olan kişilere göre değerlendirdiğimizde, devletlerin, bu kişilere vatandaşlığa kadar varan geniş haklar tanıdığını görüyoruz. Öte yandan temel olarak mültecilik sorununa baktığımızda sığınmacı, mülteci ya da kaçak göçmen konumunda olan kişilerin ortak paydasının yaşam haklarının tehdit altında olduğunu görürüz. Böyle bir insani durum karşısında devletler, insan haklarının en temel noktasını oluşturan yaşam hakkı hususunda hassas davranmakla yükümlü bulunuyor. 1951 Cenevre Sözleşmesi mülteci hukuku düzenlemeleri açısından bir ilk sayılabilir. Bu sözleşme öncesinde mültecilere yönelik hukuk kuralları daha çok teamüllerden veya bazı önemli ülkelerin iç hukukuna dayanan hukuksal düzenlemelerden ibaretti. Cenevre Sözleşmesi, II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’da yarattığı mülteci sorununu çözmeye yönelik bir sözleşmedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği de bu sözleşmenin gereklerini yerine getirebilmek için geçici olarak kurulmuştur. Siyasi gelişmeler ve çeşitli gereklilikler dolayısıyla bu sözleşme her beş senede bir yenilendi. Cenevre Sözleşmesi’nin detaylarına girmemekle beraber şunun altını çizmek gerekiyor: Türkiye bu sözleşmenin hazırlanmasına katkıda bulunmuş ülkelerdendir ve sözleşmenin kabul edildiği konferansta Türk diplomatların önemli katkıları olmuştur. Bu açıdan Cenevre Sözleşmesi Türkiye için büyük önem arz eder. Cenevre Sözleşmesi’ni değerlendirirken iki konunun önemine değinmemiz gerekiyor. Birincisi, coğrafi kısıtlama. Bu sözleşme ile sözleşmeye taraf olacak ülkelere, sözleşmenin yükümlülükleri ya sadece Avrupa’da meydana gelen olaylardan dolayı mülteci konumuna düşmüş kişilere karşı ya da mülteci üreten tüm kriz bölgeleri şamil olmak üzere kullanma imkanı tanınarak düzenlenmişti. 1967’de New York’ta imzalanan bir protokol ile taraf ülkelere söz konusu coğrafi kısıtlamayı kaldırma imkanı tanındı ve günümüzde Monako, Kongo ve Türkiye dışında bu maddede öngörülen coğrafi kısıtlamayı uygulayan ülke kalmadı. İkinci önemli nokta ise non-refoulement prensibi; yani sığınma talebinde bulunan ve sonra da mülteci statüsü tanınmış kişilerin, hayatlarının tehdit altında olacağı yerlere gönderilmemesi yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük, sözleşmenin ötesine taşmış ve uluslararası hukukta sözleşmeye taraf olmayan ülkelere de yükümlülük getiren bir norm olmuştur. Afrika ya da Latin Amerika ülkelerinin de Cenevre Sözleşmesi gibi kendi bölgelerine uyarlanmış birtakım bölgesel uluslararası sözleşmeleri bulunmaktadır. Son olarak altı çizilmesi gereken hukuksal kaynak ise, geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği’nin geliştirmiş olduğu mevzuattır. Bu mevzuat Türkiye’yi ve AB etrafındaki coğrafyaları sıkıntıya sokmaktadır. Çünkü söz konusu mevzuat, bir anlamda, bir “Kale Avrupa’sı” yaratma felsefesiyle hazırlanmıştır. 90’lı yıllarda Avrupa ülkeleri mültecilik sorununa AB’yi ilgilendiren bir sorun olarak bakmıyordu, ancak Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi konuyla ilgileniyordu. O dönemde ağırlık insan hakları üzerineyken şimdilerde toplumları korumak ve güvenlik üzerine kaymış bulunuyor. Bu nedenle bu mevzuat, hem AB’ye ulaşmayı tercih eden sığınmacıların önünü kesmekte hem de bu sığınmacıların AB’ye komşu coğrafyalarda yığılmasına ve o devletlerin de konuya daha güvenlikçi bir perspektiften bakmasına neden olmaktadır. Osmanlı’da ve Türkiye’de mülteciliğin tarihsel boyutu Osmanlı İmparatorluğu’nun mültecilik konusunda çok eskilere dayanan bir tecrübesi bulunuyor. Osmanlı döneminde Cenevre Sözleşmesi benzeri hukuksal düzenlemeler yoktu, onun yerine teamüle dayanan bir hukuk anlayışı vardı. Fakat Osmanlı’nın Avrupa coğrafyasına geçişiyle birlikte, özellikle Musevilerin ve daha sonra da Protestanların Osmanlı’ya sığınmaya başladıklarını görüyoruz. Bizde daha ziyade 1492’de İspanya’da yaşanan gelişmelerden dolayı Osmanlı’ya sığınan Musevilerin tarihi bilinir, ancak Osmanlı’nın sığınmacılarla ilişkileri bundan daha kapsamlıdır. 1848 yılı, liberal ve milliyetçi hareketlerden dolayı Avrupa’nın çalkalandığı bir yıldır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisindeki İtalyanlar, Macarlar ve Lehler bağımsızlık elde etmek için ayaklandığında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rusya’nın da yardımıyla bu ayaklanmayı bastırmış ve bunun sonucunda önemli sayıda Macar ve Leh, Osmanlı’ya sığınmıştır. Osmanlı hükümeti bu sığınma krizi neticesinde bölgeye, konumu bugünkü Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterine denk sayılabilecek Amedi Divan-ı Hümayun Fuat Paşa’yı göndermiştir. Fuat Paşa’ya verilen görevde, sınır boylarındaki sığınmacılar arasında askeri lider konumunda olan kimselerin geriye teslim edilmemesinin altı özellikle çizilmiştir. Yani 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin kabul edilmesinden 100 sene önce, Osmanlı’nın non-refoulement prensibini kendi hukuk anlayışı çerçevesinde zaten kullanıyor olduğunu görüyoruz. Yine Cenevre Sözleşmesi’nin önemli maddelerinden bir tanesi, sığınmacıların üzerinde pasaportları ya da herhangi bir kimlik belgesi olmaması veya bunların yanlış belgeler olması halinde bu kişilerin geriye gönderilmeyeceği yönündeki maddedir. Bu maddeyle ilgili olarak Osmanlı dönemi uygulamalarına baktığımızda karşımıza çıkan örnekte, Avrupa’da yaşanan Macar ayaklanmasının lideri Louis Kossuth’un Osmanlı topraklarına Peter Bloomsfield adına düzenlenmiş bir kimlik belgesiyle girmiş olmasına rağmen kendisine sığınmacı ve mülteci konumunun verilmiş olduğunu görürüz. Başka bir örnek de, döneminde önemli bir zat olan Mustafa Celaleddin Paşa’dır. Nazım Hikmet’in büyük dedesi olan Paşa’nın asıl adı Kont Borzecki’dir. Kont, Avrupa’dan Osmanlı’ya sığınmış, daha sonra devlet kademelerinde paşa konumuna kadar yükselmiştir. Yine benzer bir durum, Kırım Savaşı’nın ilk muharebelerinin yapıldığı 1854 senesinde Osmanlı ordusunda görev yapan Ömer Paşa için söz konusudur. Ömer Paşa aslen bir Hırvat’tır ve Avrupa’dan Osmanlı’ya sığınmıştır. Bir başka örnek de, Budapeşte’nin merkezinde heykeli bulunan ve bir Macar milliyetçisi olan Josef Bem’dir. Bem, ayaklanmalara liderlik etmesinin ardından Osmanlı’ya sığınmış ve Yusuf Paşa adıyla Osmanlı ordusunda görev yapmıştır. Osmanlı’nın mültecilerle ilgili bu uygulamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonraki dönemde değişir. Bu dönemde artık milli devlet kurma, milli kimlik geliştirme çabası öncelik kazanmıştır. Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrasında, 1951 yılında Cenevre’de düzenlenen sözleşmeyi kabul edip onaylamıştır. Yine, 1960’ların başında kurulan BMMYK ile Türk makamları çok yakın bir çalışma içerisine girmiş ve sayılarının yirmi binleri aştığını tahmin ettiğimiz Sovyetler ve çevre ülkelerden Türkiye’ye sığınan insanlar, mülteci olarak üçüncü ülkelere yerleştirilmişlerdir. Bu uygulama 1980’lerin sonlarına kadar devam etmiş ancak bu tarihten itibaren Türkiye’ye sığınanların konumu değişmeye başlamış ve Türkiye özellikle, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden de göç alan bir ülke olmuştur. 1988, 89, 91 yıllarında ortaya çıkan büyük mülteci akımları neticesinde ise Türkiye mültecilere yönelik uygulamalarında iç güvenliğini öncelemeye başlamıştır. İşte bu noktadan sonra sık sık non-refoulement prensibinin ihlal edildiği bir döneme gireriz. Bu dönem çeşitli insan hakları örgütlerinin Türkiye’yi ciddi bir şekilde tenkit ettiği bir dönemdir. 1996’dan itibaren ise BM’nin genel çabaları ve Emniyet Müdürlüğü’nün gayretleri ile Türkiye bir reform sürecine girdi. Bu sürecin üç ayağı bulunuyor. Birincisi; sınır dışı etme kararlarına karşı sığınmacılara temyiz yolu açıldı. İkinci olarak, Türk makamları sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmayı öğrenmeye başladı. Üçüncü gelişme ise, bürokratlarımızın eğitimine yönelik BM ile beraber ortak çalışmalar gerçekleştirildi. 2000’li yıllarda Türkiye sığınma konusunda bir örnek ülke olarak gösterilmeye başlandı. 2002 ve 2003’te Türkiye’nin AB mevzuatına uyum çalışmalarına başladığı dönemde de bazı olumlu gelişmeler oldu. Ancak 2005’ten itibaren mültecilik konusunda bir ilerleme kaydedilemedi. Bunda AB’nin Türkiye’ye karşı aldığı tutumunun yanı sıra, Irak gibi komşu coğrafyalardaki gelişmelerin ve Afrika’da özellikle Somali devletinin çökmesinin çok büyük etkisi var. Ve ne yazık ki, ülkemizde son yıllarda mülteciler özelinde 90’lı yıllarda bile duymadığımız ölüm oranlarına rastlıyoruz. Bu konferansın gerçekleşmesi ve İHH’nın bu konulara eğilmiş olması son derece önemli. Türkiye’nin bu konuda bir çıkış kapısı bulabilmesini ve 2000’li yıllarda sahip olduğu imajını tekrar kazanabilmesini ümit ediyorum. |
| Çözüm önerileri |
| Sempozyum videoları |
| İş Birliği Protokolü |