Prof. Dr. Ahmet Yaman | İslam kaynaklarında ve geleneğinde mültecilik algısı |
|
|
İslam geleneğine göre mülteciler, sığındıkları toplumun asli üyesi sayılırlar. Mültecilerin can ve mal dokunulmazlığı başta olmak üzere tüm insani hakları İslam devleti tarafından güvence altına alınır.
Savaşların; iç siyasi, dini ve etnik çekişmelerin insanlığın önüne çıkardığı sorunlardan birisi de mülteciler sorunudur. Vatandaşı olduğu ülkede ortaya çıkan olaylar sebebiyle vatanından kendi isteğiyle veya zorla ayrılmış ve yeni bir devlet uyruğuna girmemiş olan kimselere mülteci denmektedir. Mülteciler, yeni bir devletin vatandaşı olmadıkları gibi, kendi devletlerinin vatandaşlığından da henüz soyutlanmamışlardır. Bu itibarla devletler hukuku açısından onları konum olarak ifade edecek en iyi kavram, yabancı kavramıdır. Bir hukuk terimi olarak yabancı, bir ülke toprağı üzerinde bulunmakla birlikte o ülkenin vatandaşı olmayan yani bulunduğu devletin tabiiyetine dahil olmayan kimsedir. Kişiler; ticaret, kültürel ve dini faaliyetler, spor etkinlikleri ve benzeri sebeplerle başka devletlerin hakimiyet alanında bulunabilirler. İşte bu andan itibaren o kişiler, taşıdıkları ferdi kimlikleri yanında ayrıca bir devletlerarası kişiliğe de sahip olurlar. Uluslararası hukuku veya daha yaygın ve doğru kullanımıyla devletler hukukunu, yalnızca devletlerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen bir hukuk dalı olarak tanımlayanlar, kişilerin andığımız bu şekliyle milletlerarası bir kişilik kazanmayacağını iddia etmişlerdir. Bu iddianın hukuk çevrelerinde uzun yıllar hakim olması, yabancılara dönük hukuki düzenlemelerin oluşmasını da engellemiştir. 19. yüzyıldan sonradır ki, diplomatik himaye kavramı altında, devletin yabancılar konusunda belli yükümlülükler altına gireceği, kabul edilebilmiştir. Yabancılar ve onların tabi olacakları hukuki rejim konusunda, özel bir devletler hukuku konvansiyonu üzerinde henüz mutabakat sağlanamamıştır. Konuyla ilgili kısmi düzenlemeler 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve 1950 tarihli İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ile yapılmaya çalışılmıştır. Mültecilerle ilgili daha özel olarak Cenevre’de 1951 yılında Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin bir Sözleşme yapılmıştır ki, buna göre bazı konularda mültecilerin, bulundukları ülkenin vatandaşlarıyla hukuki eşitliği sağlanmıştır. Bu sözleşme, 17. maddesiyle sözleşmeyi imzalayan her devlete, mültecilere genel olarak yabancılara tanınan rejimi bahşedeceğini bildirmektedir. Öyleyse mültecilerin muhatap olacağı hukuki rejim, herhangi bir yabancının muhatap olacağı hukuki rejimin aynısıdır. Konuyu İslam hukuku özeline çekmeden önce, günümüzün uluslararası düzleminde yabancılarla ilgili olarak en azından teorik temelde hakim olan düşünceleri özetlemekte fayda var. Yukarıda belirttiğimiz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insan olma noktasında yabancıya muamelenin temel çerçevesini şöyle çizmiştir: a) Haklar: Hayat, özgürlük, kişi güvenliği hakları, seyahat ve sığınma hakkı. b) Yasaklar: Kölelik; işkence; insanlık dışı, zalimce, haysiyet kırıcı ceza ve muameleler; keyfi tutuklama; özel yaşantıya, meskene ve mektuplara müdahale. Bu izahlardan sonra şu sorulara cevap arayabiliriz: İslam hukuku acaba iltica olgusuna değinmiş ve mültecilerle ilgili hukuki düzenlemelerde bulunmuş mudur? Eğer bulunmuşsa, bu alanda onun diğer hukuk düzenlerine göre temayüz ettiği noktalar var mıdır? Kur’an-ı Kerim’de peş peşe yer alan iki ayet-i kerime, doğrudan iltica olgusunun varlığına işaret etmektedir: “Sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istediler ki, onlarla bir olasınız. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin! Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün ve onlardan ne dost ne de yardımcı tutun!”; “Ancak aranızda anlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri daralarak size gelenler hariç. Allah dileseydi onları sizin başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. O halde onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir.” Bu ayetler, eman ayeti olarak bilinen et-Tevbe suresinin altıncı ayetine göre iltica konusunda daha net bir açılıma sahiptir. Zira, eman ayetinde İslam’ı tanıma (hatta yesme’a kelâmallâh) amacına matuf daha genel anlamda ülkeye giriş talebine olumlu cevap verme hükmü konulmuşken , en-Nisâ suresinde daha özel anlamda mültecilere sığınma hakkı verilmesi hükme bağlanmıştır. Esasında Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğinin Mekke döneminde bir grup sahabinin Habeşistan’a (Etiyopya) gidip Kralı Necaşi nezdinde sığınma talebinde bulunmaları, her iki ayetin de inmesinden daha önceki bir dönemde bu uygulamanın varlığına işaret etmektedir. Hakikaten gerek siyasi ve iktisadi imkanlar gerek askeri ve medeni/sivil insan gücü bakımından azınlık durumunda kalan Müslümanlar, çekilen sıkıntılar ve maruz kalınan işkenceler sonucunda Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Keşke Habeşistan’a gitseniz. Çünkü orada yanında hiç kimsenin haksızlığa uğramadığı bir kral var.” şeklindeki teşviklerine binaen, sığınmacı olarak oraya gitmişlerdi. Bundan sonra Akabe Biatları’nı takiben bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.v.) o zamanki Yesrib’e (Yemen) hicret etmesi de sığınma fikrinin bir başka işaretidir. Naklettiğimiz bu tarihi arka plan bize, Müslümanların gördükleri lüzum üzerine kendilerinin sığınmacı olarak adil ve emin bir bölgeye gidebileceklerini işaret etmektedir. Esasen dini/siyasi baskılar altında ezilip de iltica/hicret imkanı varken bunu kullanmayanların mazeretlerinin hesap gününde kabul görmeyeceğini beyan eden şu ayet de bu sonucu teyit etmektedir: “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: ‘Ne işte idiniz?’ dediler. Bunlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik.’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Peki Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.”; “Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır.” Kendileri böyle bir hakla, hatta son ayetin hükmüne göre, gerektiğinde borçla muhatap olan Müslümanlar, başkalarını da tabiatıyla aynı konumda göreceklerdir. Yine en-Nisâ suresinde yer alan bir başka ayet, iltica konusunda ayrı bir sorumluluk da getirmektedir: “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla.’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda çabalayıp mücadele etmiyorsunuz?” Ancak kimi sebepler dolayısıyla her iltica talebinin bağlayıcı olmadığını, idarenin bu konuda belli kısıtlamalar getirebileceğini ifade etmeliyiz. Bu sebeplerin bir kısmı konjonktürel olabilirken bir kısmı da sığınmacının kimliğiyle ilgili olabilir. Mülteciler, başta da ifade ettiğimiz gibi yabancı/müste’men statüsünde kabul edildikleri için herhangi bir yabancının sahip olduğu hak ve yükümlü olduğu sorumlulukların aynısına muhataptırlar. “Yabancı, bizim ülkemizde ehl-i zimme mesabesindedir.” diyen es-Serahsi (Ö. 483/1090), bu konudaki genel hukuki eğilimi ortaya koymaktadır. Fakihler tarafından Hz. Ali’ye (r.a.) nispet edilen şu ifade de ehli zimmenin konumunu ortaya koymak¬tadır: “Onlar zimmet akdini, malları bizim mallarımız, kanları da bizim kanlarımız gibi olsun diye kabul etmişlerdir.” Bütün bunlar, kişiliğe bağlı haklar bakımından Müslümanlarla mülteciler arasında önemli sayılabilecek ayrılıkların olmadığını göstermektedir. Bunun yanında İmam el-Evzâ’i (Ö. 157/744) ile İmam eş-Şâfii’nin (Ö. 204/819) kanaatlerine göre, ilticanın bir adım ötesinde, eğer cizye mükellefi olabilecek kimselerden ise, gerektiğinde mültecinin vatandaşlığa kabulünün bile mümkün olduğu anlaşılmaktadır. İslam idaresinin vatandaşlığına geçmeyen, ama iltica taleplerine olumlu cevap verilen kişiler bir tür eman altında olacaklarından, eman akdinin tabiatından kaynaklanan imtiyazlardan istifade edebileceklerdir. Ayrıca düşmanca tavırlar sergilemedikleri sürece gayrimüslimlere dokunulmazlık sağlayan, onlara karşı zulmü ve haksızlığı yasaklayan naslar da bu sonucu desteklemektedir. Bu cümleden olarak, can ve mal dokunulmazlığı başta olmak üzere seyahat hürriyeti, mesken dokunulmazlığı, din ve vicdan hürriyeti ve hatta kamu hizmetiyle sosyal güvenlik hizmetlerinden istifade hakları bahşedilmiştir. Eğer gerekiyorsa, mültecilerin temel ihtiyaçları için Beytülmal’dan harcama yapılabileceğini, bir ayrıntı olarak eklemeliyiz. Hz. Ebu Bekr (r.a.) döneminde Hire halkı ile yapılan anlaşmada yer alan bir madde, her ne kadar ehl-i zimme ile ilgili bir düzenleme gibi gözüküyorsa da, aralarında hukuki statü farkı bulunmadığından mültecileri de kapsamaktadır. “Yaşlı bir kimse çalışamaz olur yahut bir kaza geçirir veya zengin iken sonradan fakir hale gelip de dindaşları kendisine sadaka vermeye başlarsa o kimse İslam ülkesinde oturduğu müddetçe vergiden muaf olacak ve geçimi devlet hazinesinden sağlanacaktır.” Mültecileri kendi vatandaşlarıyla bu derece ileri boyutlarda eşit saymada İslam hukuku diğer hukuklara göre bariz bir farka ve önceliğe sahiptir. Zira, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi, pozitif düzenlemeler adına ileri bir merhale sayılmakla beraber, her durumda değil, bazı durumlarda mülteci-vatandaş eşitliğini tanımıştır. Netice itibarıyla “ırkı, dini, tabiiyeti, muayyen bir ictimai gruba mensubiyeti veya siyasi kanaatleri yüzünden takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için vatandaşı olduğu memleket dışında bulunan ve bu memleketin himayesinden istifade edemeyen” mültecilere bakışı şu ayetin genel çerçevesine oturtmak da mümkündür: “Allah, inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz… Allah yalnızca, din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; kim onlarla dost olursa, gerçek zalimler işte onlardır.” |
| Çözüm önerileri |
| Sempozyum videoları |
| İş Birliği Protokolü |
| Muhacirler |
| Mülteci kimdir? |
| Yerinde mülteciler |
| Sığınmacı kimdir? |
| Göçmen kimdir? |
| Vatansız kimdir? |